Şah’ın Sarayı’nı gördük…
Dünyadaki çağdaş sömürge düzenlerinin dayatmalarına karşı duran, tarihin, kültürün, sanatın, mimarinin, dinin, şiirin, onurlu duruşun sembolü İran’ı gördük.
Kültürüne yerleşmiş zarafeti ve zenginliğiyle, yeşil, gri, siyah ve bej tonlarına bezeli masal ülkesi İran’ı dolaştık.
Tahran’ı, İsfahan’ı, Kum şehrini, Meşhed’i gördük. Ama programda olmadığı için Şiraz’a gidemedik. Bu yüzden, divan edebiyatımızı derinden etkilemiş Hafız’ın mezarını ziyaret edemedik.
Eski saltanatı, imparatorluğun şaheserlerini, tarihe nasıl sahip çıkılması gerektiğini gördük.
Göz kamaştıran, insanı büyüleyen köprüleri, sarayları, bahçeleri, muhteşem sanat eserlerini gördük…
Sokakta, parkta, bahçede, kafede nerede olursa olsun konuştuğunuz gençlerin vatana bağlılıklarını, sevgilerini gördük. İktidarı desteklemeyenler de bile ABD ve Batı’nın yalanlarına karınları tok olan İranlıları gördük.
Bütçesinde Filistin’e bütçe ayıran tek ülke olan İran’a halkın desteğini, mazluma olan yardımseverliğini gördük.
Diplomatik olarak ABD ve İsrail’i tanımayan İran’da insanlardaki vatan aşkını gördük.
Irak’ın ardından nükleer silah suçlamasıyla karşı karşıya bulunan bir diğer ülke İran’da halkın, tehditlere kulak asmadığını gördük.
Sonuç ortada:
Emperyalistlerin çabaları, çırpınışları boşuna…
Planları tutmayacak, hayal kırıklığı yaşayacaklar.
Umudum iyice arttı.
Batı, asla bölgede hegemonya kuramayacak…
Bize ne kadar da çok benziyorlar
Biz biriz, bir elmanın iki yarısı gibiyiz…
Sözleriyle, sıcak ve samimi davranışlarıyla misafirperverliğin en güzel örneklerini sergileyen İranlılar, bize ne kadar da çok benziyorlar.
Kaşları, gözleri, sözleri, yüzleri, deyimleri…
Her şeyimiz birbirine benziyor.
Birçok entelektüelin belirttiği gibi, her şeyimiz bir: Dinimiz, kültürümüz, eserlerimiz şairlerimiz, mimarimiz, konuşma biçimimiz, mimiklerimiz, tavırlarımız, ruhlarımız bir. Adeta tek bir halk gibiyiz. Aynı uygarlığın çocuklarıyız biz.
Dışişleri Eski Bakanı Ali Ekber Velayeti’nin Danışmanı Türkolog Profesör Askar Ferdi, Banu Avar’a Tahran’da “Ben İranlıyım. Türkiye’de kar yağsa, burada üşürüm” diyerek anlatıyordu, Türkiye’ye olan sevgisini…
Onun gibi düşünen binlerce, on binlerce, yüz binlerce hatta milyonlarca İranlı’yı görmek mümkün.
Kiminle konuşursanız konuşun, Türkiye’ye olan sevgilerini dile getiriyor, selamlarını yolluyor, bizlere yakın ilgi gösteriyorlar.
Aynı zamanda siyasetin nabzını tutuyorlar. Gelişmelere karşı kayıtsız da değiller. Olana bitene karşı oldukça duyarlılar. “Yakamızı bıraksalar, bölgeye huzur gelecek” diyorlar, Türkiye ve İran yakınlaşmasından çok da memnunlar. “Gelişmemizi engellemek isteyen Amerika, iki ülkenin arasını açmak için fırsat kolluyor. Ticaretimizin canlanması işlerine gelmiyor. Onlara meydan vermemeliyiz” ifadelerini sıkça işitiyorsunuz, Tahran sokaklarında…
Batı, İslâm devrimiyle sömürgesini kaybetti
Tarihte çok sıkıntılı buhranlı günler geçirdi, İran. Batılı güçlerin İran’a müdahalesi hiç eksik olmadı. Asırlar önce de sonra da müdahale edilen İran, tarih boyunca Orta Doğu'nun en etkili ülkelerinden biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda dünya siyasetine yön vermeye de başladı.
İran, 20. yüzyılın sonunda emperyalistlerin tüm engelleme çabalarına rağmen dünyanın ilk 'İslam Cumhuriyeti'ni kurdu.
Tarih boyunca bölgenin çehresini belirlemede rol oynayan bu ülke, son yüzyılda büyük bir devinim içindeydi. Rusya ve İngiltere, 20. yüzyılın ilk yarısında İran siyasetini etkileyen başlıca güçler olurken, ABD bölgedeki etkisini gitgide daha fazla hissettiriyor.
Batılı ülkelerin müdahaleleri İranlıların belleğinde hep olumsuz izler bırakıyor, bir sonraki patlamanın fitilini ateşliyor.
İran'ın diğer ülkelerle ilişkilerine hakim olan eğilim, zayıf düşen yönetimin ülkenin temel kaynaklarını yabancılara ucuza satması, ya da kapitülasyonlar ile kullandırması şeklinde gelişen bir acz öyküsüydü... Halk bu duruma içerliyor, siyaset içten içe kaynıyordu...
Toplumun her kesiminden eylemcilere İngiltere'nin de verdiği destek ile 1906'da meşrutiyet ilan edildi. Tam bu sırada İngilizlerle Ruslar ülkeyi nüfuz alanlarına bölüp paylaşmak üzere anlaştılar. Yıl 1907'ydi...
1920'lerde Pers devleti zor bir dönemden geçiyordu.
140 yıldır ülkeyi yöneten Kaçar hanedanı Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ve Rus askerlerinin işgal hareketlerini takiben iyice zayıflamış; ulema ve ordu saflarında yönetimde değişim talepleri ile hareketlenme iyice artmıştı.
Değişim beklentisini eyleme dönüştürmek için en uygun durumdaki unsurlardan birisi ülkenin tek düzenli ordu birimi olan Kazak Tugayı’ydı.
Tugay’ın sivrilen komutanlarından Rıza Han yanına siyasetin etkili düşünürlerinin desteğini aldı. İngiltere'nin de teşvikiyle hükümeti devirdi. Bir süre devam eden Savunma Bakanlığı görevinin ardından 1923'te Şah'ı bir darbe sonunda tahttan indirdi.
Hedef başta bir cumhuriyet kurmaktı. Hemen yanı başlarında, Türkiye’de bir cumhuriyet kuruluyordu. Rıza Han da cumhurbaşkanı olmak istiyordu.
1925'te bizzat tahta çıktı: Pehlevi hanedanı başlamıştı.
Rıza Han, Pers devletinin adını değiştirdi... Ancak aradan 15 yıl geçtiğinde, Tahran’ı yabancı askerler işgal etmiş, Rıza Han tahttan çekilerek yerini genç oğlu Muhammed Rıza Şah’a bırakmıştı.
İkinci Dünya Savaşı’nı yaşayan İngilizlerle Ruslar, Şah’ın Nazilere sempati beslediği gerekçesiyle daha fazla tahtta kalamayacağına karar vermişti.
Üstelik denkleme çıkarlarını etkileyen çok ciddi bir unsur girmişti: Petrol. İran petrollerini işleten Anglo-İran petrol şirketi, ülkenin kaderinde gitgide daha etkili bir noktaya geliyordu.
Ancak İran’ın ‘siyah altını’ kendi hazinesi yerine, İngiltere’nin kasalarına gidiyordu.
İranlılar ve İngiltere arasında, Anglo İran petrol şirketinin petrol gelirlerini nasıl paylaşacağı konusunda 1930’lardan itibaren kimi zaman tazelenen tartışmalar bu yıllarda yoğunlaşmaya başlıyordu.
Takvimler 1951'i gösterdiğinde komünistlerden toprak soylularına kadar halkın büyük çoğunluğunun desteğiyle başbakan seçilen Muhammed Musaddık, yabancılara ayrıcalığa son verdi. İran petrolleri üzerine çöreklenen İngiliz petrol şirketini fesh etti. Bu karar üzerine dünya başkentlerinde, özellikle Londra’da büyük bir sarsıntı yaşandı. Söz konusu gelişmeler üzerine Başbakan Musaddık öldürüldü.
Şimdi Ortadoğu’ya demokrasi götürme iddiasında bulunanlar, bu vaatler ışığında kan döken, işgal eden, insanlık suçu işleyen, cinayetler yapan, korkunç işkenceler yapan, uluslar arası hukuku ayaklar altına alan her türlü vahşetin altına imza atan, savaş suçu işleyenler, ilahlaştırdıkları demokrasiyi İran’da yok ettiler. Aynı zamanda başa geçirdikleri işbirlikçilerinin de kendileri gibi yıllarca sürdürdüğü vahşetini, baskısını ve diktasını görmezden geldiler. Bunun da ötesinde çanak tuttular. Şah’ın katliamlarına seyirci kaldılar.
Rejim değişikliğinin bu ilk örneği veya kimilerinin deyimiyle CIA'in ilk darbesi, bir süre Batı’nın çıkarlarına çok iyi bir biçimde hizmet etti. Yeni hükümetle yapılan petrol anlaşması; gelirlerin yarısının yabancı karteller elinde kalmasını güvenceye aldı.
Batılı diplomatlar arasında tam bir zafer havası vardı. Ama bunun bedelini İran ödüyordu...
Petrol sektörünü millileştirme, kendi yetkilerini sınırlama hamleleri karşısında Başbakanı'nı mat eden İran Şahı'nın da özgüveni yerine gelmişti... Ülkesinin kaderini çizmekte daha etkin rol almaya soyunuyordu...
"Özgürlük ve bağımsızlık için bir kale olmak"tan, söz eden Şah Rıza Pehlevi, artan petrol gelirlerini kullanarak, ülkeyi süratle dünyanın en kalkınmış beş ülkesinden bir haline getireceğini ilan etti.
Bu hedefe ulaşılmasını sağlayacağı söylenen vizyonun adı 1963'te kondu: "İnkilap-ı Sefid" ya da "Beyaz Devrim"...
1906'da liberal bir anayasa hazırlanması ile sonuçlanan Meşrutiyet (İnkılab-ı Meşruta) ve Muhammed Rıza Pehlevi'nin Beyaz Devrim'i (İnkılab-ı Sefid) sonrasında, İran 1970'lere girildiğinde yeni bir devrime doğru gidiyordu.
Şah bu sırada katlanan petrol fiyatlarından yararlanıp yoğun şekilde silah satın alıyordu. Ekonomi aşırı ısınmış ve resesyon başlamıştı. Entelektüeller ya sürgünde ya hapisteydi. Toplumsal yaşama baskı hâkimdi. Modern sanayi, ekonominin temel direği çarşıya zarar vermişti.
Toplumdaki huzursuzluklar din adamlarının değişim çağrılarına güç kazandırıyordu.
Özellikle sürgüne gönderilmiş olan Ayetullah Humeyni'ye kulak verenlerin sayısı giderek arttı. Milyonlarca kişinin sokaklara dökülüp Şah aleyhinde gösterilere girişmesi uzun sürmedi. Bunu çatışmalar, ölümler, cenazeler, yeni eylemler izledi.
1 Şubat 1979'da Tahran’da müthiş bir hareketlilik vardı. Şah Muhammed Rıza Pehlevi, iki haftadır ülkede değildi...
Ayetullah Humeyni ve beraberindekiler ise 14 yılı aşkın sürgün hayatı sonunda, ülkeye dönüyordu.
Humeyni’yi coşkulu kalabalıklar karşıladı.
Devrimin ilk yılı tamamlanmadan, ülkenin yeni anayasasını hazırlama, ilk cumhurbaşkanını seçme hazırlıkları yapılırken dünyanın gözleri yeniden İran’a döndü.
ABD Büyükelçiliği 4 Kasım'da İranlı öğrenciler tarafından işgal edildi. 444 gün süren rehine krizi sırasında ABD’nin başını çektiği muhalefet, Saddam’ı İran’a saldırmaya teşvik etti.
1980 sonbaharında, yüzlerce yıllık krallık yönetimine son vermiş olan İran'da ABD Büyükelçiliğine yönelik işgal eylemi yüzünden rehine krizi yaşanıyordu. Ve ülke bu sırada komşusu Irak'ın saldırısıyla karşı karşıya kaldı.
BM Güvenlik Konseyi, bir süre eylemsiz kaldıktan sonra nihayet ateşkes çağrısı yaptığında da asıl sınırlar yerine bulunulan noktada ateşkese gidilmesini istedi. Alınan kararların etkisizliği bir yana, Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi birden, savaşın her iki tarafına silah sağlıyordu.
İran’ın son yüz yılında üç devrim, batının eliyle yapılan dört müdahale ve bunlar kapsamında meydana gelen iki rejim değişikliği var” deniliyordu, kısmen alıntıladığımız İran tarihine ilişkin BBC’nin sitesinde yer alan bilgilerde…
İran’da halk devrimin arkasında
ABD, İsrail ve İngiltere’nin başını çektiği, dünyayı cehenneme sürükleyen şer cephesi İran’ı içerden yıkamayacak.
Parçalayamayacak.
Bölemeyecek.
Ne etnik bunalım oluşturma çabaları ne de bir başka faktörle bu ülkeyi kaosa sürükleyemeyecek.
Hesapları tutmayacak.
Planları boşa çıkacak.
Tek kelimeyle hüsrana uğrayacaklar….
Bu denli kesin ifadeler kullanmamın çok iddialı olduğu düşünülebilir.
Ancak eğer, siz de bu yıl 29.’su kutlanan İran İslam devriminin kutlamalarındaki genel manzarayı görseydiniz, göstericilerle konuşsaydınız benimle aynı düşünceyi paylaşmış olurdunuz.
İnanıyorum ki, İran düşmanları da benimle aynı düşünceyi paylaşıyor.
Zira onlar da gösteri alanına dört bir yandan akan insan selini, korkunç kalabalığı gördüler.
Zira onlar da göstericilerdeki bitmek tükenmek bilmeyen heyecanı gördüler.
Zira onlar da askeri kıyafetler içerisinde yaşlısıyla genciyle binlerce İranlı’nın ülkesini savunmak üzere ölmeye hazır olduğunu gördüler.
Zira onlar da sadece katılımcıların, göstericilerin (onların deyimiyle çadır bizdeki karşılığıyla) çarşaf giyenlerden oluşmadığını gördüler.
Halk tek vücuttu…
Sloganlar çok anlamlıydı:
“İslam cumhuriyetinin bekçileriyiz.”
“ABD’nin tehditleri bizi korkutamaz”
“ABD’ye ölüm, İsrail’e ölüm”
“Nükleer hakkımızdan vazgeçmeyiz”
Gösteri alanındaki tablo ve sloganlar gibi konuştuğumuz göstericilerin sözleri de çok çarpıcıydı.
Mesela, Ankara muhabirlerimizden Ebubekir Gülüm ile devrim kutlamalarına ilişkin olarak geçtiğimiz haberde de yer verdiğimiz gibi kucağında küçücük çocuğuyla gösteriye katılan İranlı hanımın sözleri aslında her şeyi ortaya koyuyor.
Saçlarının kakülleri açıktaydı..
Tıpkı Türkiye’de soğuk dolayısıyla başına atkı örten kadınlar gibiydi.
Çok abartılı olmasa da oldukça makyajlıydı.
Aynı görüntüde olan binlerce bayandan sadece biriydi o.
İran İslam devrimine karşı oldukları öne sürülen bayan prototipindeydi.
Kıyafeti reformist denilen tarzdaydı.
Propagandaların etkisiyle olsa gerek bu görüntüye sahip binlerce gösterici bayanla karşılaşacağımı düşünememiş, şaşırmıştım.
Kendisine, “Niçin bu alandasınız?” sorusunu yönelttik.
Bu soru karşısında şaşırdı.
Önce yanlış anladığını düşünmüş olacak ki sorumuzu tekrar etmemizi istedi.
Mimikleriyle “Nasıl yani?” der gibiydi.
Hemen kendisini toparlayarak şu cevabı verdi:
Ben, buraya bizi kölelikten kurtaran bir devrimi kutlamak amacıyla geldim. Önceleri, başkalarının uşağıydık. Milli kaynaklarımız sömürülüyordu. Ancak şimdi tam bağımsız, güçlü bir devletiz… Artık İran başkalarının değil, bizim… Bu devrim, bir gurubun ya da partinin değil, tüm İran halkının devrimidir.
Biraz daha ilerledikten sonra tercümanımız yardımıyla, yine bir başka bayana, “ Türkiye’deki başörtüsü yasağı ve İran’daki kıyafet zorunluluğunu” sorduk.
“İkisini de onaylamıyorum” dedi.
Öfkeli bir tonda, “Türkiye’deki eleştirileri anlamakta güçlük çekiyorum” diyerek devam etti.
“Önce Türkiye, bu ayıbını temizlesin, ondan sonra bizi tenkit etsin. Başörtülü kadınları, dört duvar arasına iten anlayışın bize özgürlük telkin etmesinden daha büyük bir saçmalık olamaz. Başörtü yasağını savunanların, İran’ı eleştirmelerini gerçekten anlayamıyorum. Keşke Türkiye’de bize tanınan özgürlük başörtülü hanımlara tanınmış olsa” dedi.
…Ve bir kez daha anladım ki birçok konuda olduğu gibi Batı, kendi ve dünya kamuoylarına temennilerini yüksek bir ihtimalmiş gibi lanse ediyor.
Küresel medya ulusları yalanlarla yönlendiriyor.
Hedefleri uyarınca, toplumları, bilgi bombardımanına tabi tutan küresel medya, kitleleri ve kamuoyunu etkisi altına alıyor.
Aslında biliyordum; bu güçler, dünya halklarını devasa bir propaganda dalgasıyla kutuplara ayırıp ve kendi adaletsiz sistemlerini bu yolla halklar nezdinde meşrulaştırıyorlar.
Bu nedenle dünyadaki büyük medya kuruluşlarının kahir ekseriyeti, ultra haber ajansları ve strateji üretim merkezlerinin hangi yönde odaklandığına ve hangi yönde yayın yaptığına dikkat etmemiz gerektiğini “İran gerçeği” bir kez daha ortaya koydu.
Günümüzde, haber akışını sağlayan ajansların, ulusal yayınlarda düşük düzeyde olsa da, uluslararası düzeyde haber tekeli başta ABD olmak üzere batılı ülkelerin elinde bulunuyor. Dünyadaki haber dolaşımı büyük ölçüde Amerikan AP, UPİ, İngiliz Reuters, Fransız AFP ya da Rusya’nın TASS ajansı tarafından yürütülüyor. Görüntülü uluslararası habercilikte ise, CNN, İngiliz İTN ve Reuters motor rolü üstlenmiş durumda. Aslında, dünyadaki kitle iletişim araçlarının dış haberlerin yüzde 80’nin bu ajanslardan alması gerçeği, dünyanın bilgilenme kaynağı hakkında çok çarpıcı bir hakikati ortaya koyuyor. Bunun anlamı; üçüncü dünya ülkeleri dünya haberlerini ancak başka ülkelerin gözü ve tercihi ile izliyor. Ve dolayısıyla böyle yanlış bir kanıya sahip oluyor.
Oysa;
Daha önce de belirttiğim gibi, onların iddialarının aksine kadınlar sosyal hayatın her kademesinde yer alıyorlar. Devlet dairelerinde, medyada, sivil toplum kuruluşlarında, sokaklarda adeta kadın hâkimiyeti var…
Diğer taraftan giyimi, kuşamı ve yaşam biçimiyle Batı hayranı gençler de var elbette…
Ancak onlar da dinden uzak bir yaşama karşı olduklarını, İslam dinine sevgi ve saygı duyduklarını ifade ediyorlar.
Devrim kutlamalarında bu duruma şahit olduk.
Konuştuğumuz bir İranlı, “ Ramazan ve Muharrem ayındaki kutlamalara katılım, İranlı gençlerin dini yönelimini en güzel bir biçimde ortaya koyuyor, aslında” diyerek çarpıcı bir örnek verdi.
Göstericilerin arasında bir cumhurbaşkanı yardımcısı
İran İslam Devrimi kutlama programının sonuna doğru, buluşma yerimize doğru geri dönüyorum. Küçük küme halinde bir grup gözüme çarpıyor. Bir kişinin korumalar arasında güçlükle ilerlediğini görüyorum. Yoğun ilgi dolayısıyla, yüzünü tam olarak göremediğim şahsın kim olduğunu merak ediyorum.
Kalabalığı yarmaya çalışan, ter içinde kalmış, sivil polis olduğu her halinden belli olan şahsa, “Kim bu?” diye soruyorum.
Aldığım cevap karşısında şaşırıyorum.
“Prof. Davudi”
“Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Perviz Davudi mi?”
Başını sallayarak “Evet” cevabını veriyor.
İtiş kakış arasında güçlükle soruyorum:
“Kendisine bir soru sormama izin verir misiniz?”
“Profesör Davudi İngilizce bilmiyor” diyor. Belki doğru, belki güvenlik, belki de bir başka nedenle böyle bir cevap alıyorum.
Yanından uzaklaşmadan insanların ilgisini izliyor, birkaç kare fotoğraf çekiyorum.
Halk, taleplerini hem yazılı hem de sözlü olarak Mahmud Ahmedinejad’ın yardımcısı Davudi’ye iletiyordu.
Gördüğüm manzara karşısında çok şaşırmıştım.
Bir ülkenin en tepesindeki isimler arasında yer alan bir yetkili, miting alanında ayrıcalıksız bir yerden geçiyor ve her isteyen kişi onun yanına sokulabiliyor.
Benim gibi yabancı bir ülke vatandaşı bile…
Bir ara Türkiye’yi hayal ettim:
Bırakın cumhurbaşkanı yardımcısına, böyle bir alanda belediye başkanına bile bu kadar sokulamazsınız.




.jpg)






Hazırlayan: Hüseyin Altınalan
Milli Gazete