Çok eski zamanlarda, Doğu memleketlerinin birisinde, gönlü bilim nuruyla dolu bir filozof yaşıyormuş. O memlekette genç, yaşlı,küçük, büyük, sorunu olan herkes onun yanına gidiyor, derdini anlatıyor ve çözüm yolunu öğrenerek geri dönüyormuş.
Bu filozof; her zaman ve her yerde, tanıdık, yabancı herkesin yanında, hatta yolculukta bile birşeyler öğrenmek ve öğretmekten bir an bile geri kalmıyormuş. Bu da onun herkes tarafından tanınmasına neden olmuş.
Şehir halkı hep filozofu düşünüyorlarmış. Niçin dersiniz? Çünkü o,birisiyle ortak yaşamaya kısacası evlenmeye pek yanaşmıyormuş.
Herkes ona:
- Ey filozof, sen büyük adamsın, sana nasihat etmemiz doğru olmaz...
Ne zamana kadar tek başına yaşamayı düşünüyorsun? Artık evlenip bir
yuva kurman lazım. Önünde yaşlılık var, hastalık var, düşkünlük
var... Evde tek başına oturarak kitap okuyup yazmakla ömrünü
harcayamazsın, diyormuş.
Bunun üzerine filozof:
- Evlenmek için çok bilgili bir kız arıyorum. Öyle birini bulursanız
bana haber verin, diye cevap veriyormuş.
Filozofun bu sözü üzerine halk, şehrin ileri gelenlerinden
birkaçının kızını ona tanıtmışlar. Ancak filozof, bilgili bir kız
aradığı için bunlarla evlenmeye yanaşmamış ve tek başına yaşamaya
devam etmiş.
Şehir halkından birkaç kişi, filozofa çok acıdıkları için, ısrarla
bir kız seçmesini istemişler. Ama onun bu konuda çok kararlı
olduğunu görünce kendi hâline bırakmışlar. Doğrusunu isterseniz,
herkes onun evlenmesinden umudunu kesmiş ve:
- Boşuna uğraşıyoruz. Aslında o, evlenmesi için zorlamayalım diye bize hiçbir fırsat bırakmak istemiyor. Yoksa nasıl olur da bu koca şehirde onun istediği gibi bir kız bulunmasın? Kız kıtlığına kıran mı girdi?! diye düşünmeye başlamış.Bu olayın üzerinden günler, aylar geçmiş. Nihayet filozof bir gün,gönlünü ferahlatmak için yolculuğa çıkarak bir süre şehirden uzaklaşmak istemiş. Gerekli yol hazırlıklarını yaptıktan sonra şehir
kapısından çıkmış ve çöle doğru yönelerek yürümeye başlamış.Tek başına bir süre yol aldıktan sonra:
- Keşke bir yol arkadaşım olsaydı da yalnız başıma yolculuk yapmaktan kurtulsaydım, diye içinden geçirmiş.Tam bunu düşünürken arkasından yaklaşan ayak sesleri duymuş.
Arkasına dönüp bakınca, kendisi gibi sırtında bir çantayla yürüyerek yolculuk yapan bir adam görmüş. Yolcuyu görünce çok sevinen filozof,adımlarını yavaşlatarak onun kendisine yetişmesini beklemiş. Kısabir süre sonra yolcu filozofa yetişmiş. Selam verip hal-hatır sorduktan sonra filozof kendi kendine:
- Bakalım şu yol arkadaşım ne kadar akıllı ve bilgili. Günlerce onunla birlikte yolculuk etmeğe değer mi acaba? diye düşünmüş ve adamın yüzüne bakarak:
- Eee, arkadaş, söyle bakalım, bu yolculukta sen mi benim sırtıma binersin, ben mi senin sırtına bineyim? diye sormuş.Filozofun bu sözlerine bir anlam veremeyen yolcu:
- Adama bak yahu! Biz yük hayvanı mıyız? Güçsüz ve hasta olsan bile
seni sırtımda taşıyamam. Şu çantayı zor taşıyorum ben. Sırtıma bir de seni bindirirsem ne olur halim? diye cevap vermiş.Filozof, yolcunun bu sözleri karşısında sessiz kalarak gülümsemiş.İkisi de yollarına devam etmişler. Önlerinde çok uzun bir yol varmış
ve her birisi birşeyler düşünüyormuş.Filozof ile yolcu bir iki gün yol aldıktan sonra çölü geçerekbayındır bir yere varmışlar.Rüzgâr, büyük bir tarladaki altın başaklı buğdayları bir yandan öbür yana savuruyormuş. Bunu gören filozof ile yolcu büyük bir zevkle
buğdayları seyre dalmışlar. Yolcu buğday tarlasını seyrederken:
- Hayatımda böyle bir buğday tarlası görmemiştim. Ne mutlu onun sahibine. Sen hayatında öyle bir tarla görmüş müydün? diye sormuş.Buğday tarlasını görmekten mutlu olduğu yüzünden okunan filozof,tarlaya anlamlı anlamlı bakmış ve:
- Doğrusu ben de bu tarlayı görünce yol yorgunlu-ğunu unuttum. Ama keşke tarla sahibinin bu buğdayları yemiş olup olmadığını bilseydik... diye cevap vermiş.
Yolcu, "Hayal mi görüyorum acaba? Bu adam ne acayip şeyler söylüyor!" diye düşünürken filozofa garip garip bakmış ve:
- Ne dedin arkadaş? Doğru duyduğuma pek emin değilim de!.. diye sormuş.
Filozof aynı soğukkanlılıkla:
- Evet, keşke tarla sahibinin bu buğdayları yemiş olup olmadığını
bilseydik diye sordum, demiş.
Yolcu, aynı sözleri tekrar duyunca:
- Bu nasıl soru, be adam?! Ben mi deliyim, sen mi delisin? Henüz biçilmemiş buğdayı sahibi nasıl yiyebilir? diye bağırmış.Bunun üzerine filozof:
- Kızma birader! Tarla sahibinin buğdayı yeyip yemediğini bilmiyorsan, "bilmiyorum" de. Bu kadar basit birşey için kızılmaz ki! demiş.
Yolcu aynı kızgınlıkla:
- Nasıl kızmayayım? Bu soruyu başkasına sor, eğer sana kızmazsa veya deli demezse... diye cevap vermiş.
Filozof yolcuyu sakinleştirmiş ve:
- Tamam, madem ki bu kadar kızdın, şu buğday tarlasından bir daha söz etmeyeceğim. Tarlayı seyretmekle sen de yorgunluğunu attığına göre yolumuza devam edebiliriz, demiş.
İğne batırsan kan akmayacak bir durumda olan yolcu, çantasını omzuna atmış ve:
- Keşke hiç konuşmadan tarlanın yanından geçseydik. Bana sorduğun garip sorularla yorgunluğum iki kat arttı. Şimdi başka soru sormadan en iyisi hemen yolumuza devam edelim de çabucak evime varayım,demiş.
Filozof ile yolcu, tarlanın yanından geçerek yollarına devam etmişler. Birkaç saat yol aldıktan sonra acıkmışlar. Filozof,yolcuya dönerek:
- Evet arkadaş, uygun görürsen bir köşeye oturup yemek yiyelim,sonra yolumuza devam edelim, demiş.Yolcu:
- Tuhaf! Şimdi garip sorular sormadın! Tamam, olur arkadaş. Ama biraz sabret, göçebe çadırlarına varalım, yemeğimizi orada yeriz,demiş.Yollarına devam etmişler. Nihayet uzaktan birkaç çadır gözükmüş.Çadırlara varınca sofralarını açmışlar. Bu sırada yolcu su kabını göstererek:
- Bak! Bir damla su bile yok. Burada yemek yememizi onun için istedim, demiş.
Sonra kalkmış, göçebelerden su almaya gitmiş. Ama çadırlara yaklaşınca ağlama sesleri duymuş ve hemen filozofun yanına dönmüş.
Filozof:
- Niye boş döndün arkadaş? Su yok muydu? diye sormuş.
Yolcu:
- Bilmiyorum, ağlama sesleri duydum, su istemekten vazgeçtim.Neyimiz varsa yiyelim ve hemen gidelim, demiş.Filozof ile yolcu yemeklerini yedikten sonra biraz dinlenmişler.Yollarına devam etmek için kalkmak üzereyken, çadırların birisinden
bir tabutun çıkarıldığını ve kadın, erkek ve çocuklardan oluşan bir kalabalığın ağlayarak tabutun peşinde gittiklerini görmüşler. Bunun üzerine
filozof:
- Yola şimdi çıkmamız doğru olmaz. En iyisi cenazeyle birlikte biraz yürüyelim, sonra yolumuza devam edelim, demiş.Filozofun bu sözünü doğru bulan yolcu, onunla birlikte cenazeye katılmış. Tabutun peşinde biraz gittikten sonra, su kaplarını da
doldurarak yollarına devam etmişler. Bu sırada yolcu filozofa dönerek
- Biraz sonra yolculuğumuz sona eriyor, demiş.
Filozof:
- Nasıl? Peki nereye varıyoruz? diye sormuş.
Yolcu:
- Bu çadırlar, benim kabilemden önceki son çadırlar idi. Az sonra benim kabileme varırız, diye cevap vermiş.Filozof sevinerek
- Çok şükür yolculuğumuzu sağ salim bitiriyoruz. Bu arada sana bir soru soracağım, umarım yanıtlayabilirsin, demiş.Filozofun deli olup olmadığı konusunda hâlâ kuşkulu olan yolcu
- Önceki sorular gibiyse asla cevap veremem, demiş.
Filozof:
- Bu kabileye yakın olduğunuzu söylediğin için bunu sana soruyorum.Söyle bakalım, o tabuttaki adam sahiden ölü müydü, yoksa yaşıyor muydu?
Bu sözleri duyan yolcu donup kalmış ve
- Yine mi o garip sorulardan sordun? Senin deliliğin konusunda şüpheliydim. Ama şimdi zırdeli olduğundan kesinlikle eminim, demiş ve arkasına bakmadan koşmaya başlamış.
Filozof ona seslenerek:
- Nereye gidiyorsun arkadaş?! Bilmiyorsan, bilmiyorum, de! Niye öyle sinirlenip kaçıyorsun ki? demiş.
Yolcu:
- Kabileme ulaşmama az kaldı. Senin şu garip sorularından bir an önce kurtulmak için koşuyorum, diye cevap vermiş.Yolcu, kabilesine varıncaya kadar koşmaya devam etmiş. Filozoftan önce çadırına vararak kendini içeri atmış. Babasının bu halini gören
kızı şaşırmış ve
- Ne oldu baba? Niçin yırtıcı bir hayvanın pençesinden kaçıyormuş gibi kendini içeri attın? diye sormuş.
Babası:
- Yırtıcı bir hayvanın pençesine düşseydim bu kadar korkmazdım kızım. Bir deliyle beraber yolculuk ettim. Çadırın önünde duran şu adama çabuk yiyecek birşeyler ver de gitsin. Onun yüzünü bir daha görmek istemiyorum. Çabuk ol kızım, demiş.
Babasının bu hareketlerine bir anlam veremeyen kız:
- Bir deliyle mi yolculuk ettin? Korkmadın mı?! Yolda başına birşey gelseydi ne yapardın? diye sormuş.
Babası:
- Yol arkadaşım, bildiğin delilerden değil, kızım. Yolda sorduğu garip sorulardan dolayı ona deli diyorum... Hiçbir akıllının soramayacağı sorular... diye cevap vermiş.
Kız:
- Birkaç soru yüzünden mi ona deli diyorsun? Peki yolda sana ne gibi sorular sordu? demiş.
Adam, filozofun söylediklerini kızına bir bir anlatmış. Kız,babasının anlattıklarını duyunca elini dizine vurmuş ve:
- Gördün mü ne yaptın baba? Bu sorular, o adamın çok bilgili
olduğunu gösterir. Bu sorularla senin zekânı ölçmek istemiş. Hemen git, ondan özür dile, içeri al ve ne kadar isterse konuğumuz olabileceğini söyle, demiş.
Babası:
- Çok tuhaf kızım! Peki en azından soruların ne anlama geldiğini söyle de adamın yanına rahatça gidebileyim, demiş.Kız biraz düşündükten sonra:
- "Sen mi benim sırtıma binersin, ben mi senin sırtına bineyim?"şeklindeki soruyla şunu anlatmak istemiş: Yani yolculuk sırasında sen mi bana hikaye anlatırsın, ben mi sana hikaye anlatayım? Çünkü yolculukta biri diğerine masal veya hikaye anlatırsa, yol yorgunluğu unutulur. İnsan birisinin sırtına binmiş gibi kendini rahat hisseder... Sonra buğday tarlasına ulaştığınızda, sana tarla sahibinin buğdayı yeyip yemediğini sormuş. Yani buğdayı biçtikten sonra onun parasıyla borçlarını ödeyip ödemeyeceğini öğrenmek istemiş. Çünkü durum böyle olursa, buğdaydan elde edeceği parayı
veya başka ifadeyle buğdayı önceden yemiş olur, diye cevap vermiş.
Babası başını sallamış ve:
- Peki son sorusu için ne diyeceksin? Tabuta konmuş bir ölü için "Acaba sahiden ölmüş mü yoksa yaşıyor mu?" diye soran birisi akıllı olabilir mi?
Kız, babasını sakinleştirerek:
- Hayır baba, bu sorunun da bir anlamı var. "Yaşıyor mu, ölü mü?" diye sormakla, bu ölünün bir bilgin olup olmadığını, çünkü bilginler her zaman canlıdırlar; veya ölümünden sonra adını sürdürecek çocuklarının bulunup bulunmadığını; çocuğu da yoksa, adını canlı tutacak bir hayır yapıp yapmadığını öğrenmek istemiş. Çünkü
hayattayken bir hayır yapan kişi, öldükten sonra da canlı kalacaktır. Hayırsız ve cahil olan bir insan ise yaşarken bile ölü sayılır, şeklinde cevap vermiş.Bilgili kızının bu cevapları karşısında rahat bir soluk alan adam:
- Peki şimdi ne yapayım kızım? Adama ne diyeyim? diye sormuş.
Bilgili kız:
- Çabuk git, sorularının cevabını söyle de seni cahil sanmasın,demiş.
Kızının bu sözlerini duyan adam, utanma duygusu içinde çadırdan çıkmış, başını öne eğerek filozofun karşısına geçmiş ve:
- Arkadaş, birkaç gündür benim zihnim yorgun ve dikkatim dağınık. Bu yüzden yoldaki sorularına cevap veremedim. Daha da ileri giderek seni cahil ve deli sandım. Şimdi sorularına cevap vereyim. Bir de ne kadar istersin konuğumuz olabilirsin, demiş.
Mutlu bir şekilde gülümseyen filozof:
- Mertlik gösterip, istediğim kadar konuğun olabileceğimi söylediğin için teşekkür ederim. Ama bu arada sana bir soru soracağım... O soruların cevaplarını sana kim söyledi? Bunları senin bulmadığından eminim... Bu ayıp bir şey değil, insan bazı şeyleri bilemez ve şuna buna sorar. Ben de birçok sorunun cevabını bilmiyorum ve onları
benden daha iyi bilenlere soruyorum, demiş. Filozofun bu sözleri üzerine rahat bir soluk alan adam:
- Doğrusunu istersen, cevapları kızımdan aldım... Zor durumlarda benim sorunlarımı o çözer, demiş.Bu sözleri duyan filozof, mutlu bir şekilde çadıra girmiş. Yemek
yedikten sonra ilk işi bilgili kızı istemek olmuş.Bu dünyada en büyük sermayenin bilgi ve hüner olduğunu bilen kız, bu teklifi kabul ederek filozofla evlenmiş. Birlikte uzun yıllar mutlu ve huzurlu bir hayat sürmüşler.Gönülleri bilim nuruyla parlayanlara ne mutlu!
Muhammed-i Mîr-kiyânî