Beşer toplumu, ister vahşi insan olsun ister medeni yaşam yolunu sürekli, örf ve adetler, adilane veya zalimce kanunlar gibi bir takım kuralların sayesinde kat etmiştir. İşte bu nedenle kadın cinsi hususunda da her kabile, her kavim ve her soy ve millet arasında özel bir takım kurallar uygulanmaktaydı.
Bir beşer toplumundan uygulanan bütün adet ve kuralların su, hava, bölge, muhit ve yaşam sabıkası şartları vs.nin bir takım tabii etken ve şartlardan kaynaklandığı gibi tabiatta hüküm süren değişim ve tekamül kanunu tabiatın madlülü olan toplumsal kurallarda da kendini göstermekte ve etki bırakmaktadır; kadın hakkında uygulanan kurallar da bu genel hükümden istisna olmamış, insanoğlunun yaşam doğrultusunda değişim ve tekamüle sebep olmuş, mükemmelliğe doğru –elbette çok yavaş bir şekilde- ilerlemiştir.
Toplumda kadının konumunu, değişim ve tekâmülünü şu maddelerde özetlemek mümkündür:
Birinci merhale: Kadın, ilkel insan toplumlarında insan toplumunun bir parçası sayılmıyordu ve hiçbir şekilde toplumsal ağırlığa sahip değildi, kadına karşı insanın bir hayvana davranması gibi davran ılıyordu.
İnsanoğlu, özel yaşam bölgesinde hedefi olan ve tabii maksatlarını izleyen vahşi hayvanı istihdam ve istismar saikiyle ve ihtiyaçlarından dolayı istihdam eder ve insani çıkarları doğrultusunda mülkiyetine geçirir, onun etinden, derisinden, yününden, kemiğinden, sütünden, kanından, güç ve kuvvetinden ve hatta onun dışkısından yararlanır ve onu toplumsal yaşamına sokup beslemesine rağmen ona hiçbir hak tanımaz.
İnsan mülkiyetindeki evcil hayvanlarının yiyip içmesi ve çiftleşmesini sağlıyorsa ve onların ihtiyaçlarını gideriyorsa, onların da insan gibi şuurlu, iradeli ve canlı varlıklar olup belli bir hukuka sahip oldukları için değil, onlardan beklediği çıkarları içindir.
İnsanın istihdamındaki evcil hayvanlardan birine bir zarar dokundurulacak olurlar da sonuçta o zararı veren kişiyi cezalandırırlarsa o kişinin o hayvanın sahibinin haklarından birini çiğnediği ve bu vesileyle bir suç işlediği içindir, o hayvanın insan toplumunda bir hukuku olduğu için değil.
İnsanoğlu kendi huzur ve rahatlığını temin etmek için her gün kimyasal ilaçlar kullanarak milyardlarca zararlı mikrop ve haşereleri ortadan kaldırmakta, beslenmek ve diğer ihtiyaçlarını gidermek için milyonlarca hayvanı öldürür ve bundan dolayı en küçük bir suç işlemiş olmak duygusuna bile kapılmaz.
Kadın da ilken insan toplumlarında bu durumdaydı; tarihin gösterdiği ve vahşi kavimlerin ve bayındırlıkların etrafında yaşayan insanların eserlerinden anlaşıldığı gibi insanoğlunun tarihinde çok uzun bir zaman (belki de milyonlarca yıl) sürecinde kadın insan toplumunda bir asalak hükmündeydi ve insan toplumunda hiçbir hakka sahip değildi. Toplumdaki varlığı ve insanlar arasında korunmasının tek nedeni, toplumun haklarından yararlanmak değil, toplumun bir takım ihtiyaçlarını gidermekti. Yayla veya kışlağa göçtüklerinde eşyaları taşımak, yakacak toplamak, balık avlamak, erkeklerin evlerine hizmet, çocukları yetiştirmek ve hasta bakıcılığı yapmak gibi alçak ve değersiz işler kadının yapması gereken görevlerdi.
Kadın babasının veya velilerinden birinin evinde olduğu müddetçe erkeğin malı sayılı, hiçbir şeye sahip olamazdı; hatta özel elbisesi ve ziynet gereçleri bile ev reisine aitti; hakkında ön görülen her türlü siyaset uygulanabilir, her türlü cezaya, hatta ölüm cezasına bile çarptırılabilir, bir bağış, hediye, borç ve ödünç olarak diğerlerine verilirdi; kocasının evine intikal ettiğinde -elbette alış, veriş şeklinde intikal ederdi; bu gidişatın kalıntılarından biri de günümüzde bazı yerlerde devam eden süt pahasıdır- babasının evinde kendisinden edilen yoğun istifadelere ilaveten erkeğin şehvetini gidermesi için bir alet olur, erkeğin cinsel ihtiyaçları onunla giderilirdi (hala günümüzdeki medeni toplumumuzun köşe-bucağından, medeni şehirlerde tuvalet sorununu gidermek için umumi tuvaletlere ihtiyaç olduğu gibi cinsel ihtiyaçların giderilmesi için ve yine aile kurma gücüne sahip olmayanlar veya gurbette olmaları ya da başka nedenlerden dolayı geçici olarak mahrumiyet yaşayanların vücutlarında toplanan şehvet maddesini defetmeleri için genel evlerine ihtiyaç olduğunu söyledikleri duyulmaktadır.)
Eski toplumlarda, erkek istediği kadar kadınla evlenebilir, kadının tam aksine bu konuda hiçbir sınırlamaya tabi tutulmazdı; boşama hakkı da kadının elinde değil, erkeğin elindeydi; kadın her zaman erkeğin emri altında yaşar, mutlak surette erkeğin eğilimlerine feda olur, hatta umumi kıtlıklarda ve özel misafirliklerde kadının etinden yararlanılır, onun etlerinden rengarenk yemekler hazırlanır, misafirlere sunulurdu.
Kısacası, ilkel toplumlarda kadın insan şeklindeki hayvan gibiydi.
İkinci merhale: Kadının toplumdaki yaşamında medeni milletler arasında medeni kanun ve kurallar bulduğu bir merhale vardır; medeni kanunlarla benzerliği olan Babil’deki Samurabi kuralı, eski Rum, eski Yunan kanunu, eski İran, Çin ve Mısır kuralları gibi.
Bu kanun ve kurallar arasında her ne kadarda bir çok farklılıklar varsa da kadının insan toplumunda bir takım haklara sahip olduğu ve kadına yaşamını sürdüremeyen zayıf bir insan gözüyle bakılması konusunda ortak özelliğe sahiptirler.
Bu toplumlarda kadın her zaman ve her durumda erkeğin velayet ve yönetimi altında yaşamalıdır, sürekli günlerini uyumluluk ve bağlılıkla geçirmeli, hiçbir istiklali olmamalıdır; ne yaşamında kendine bir yol seçmek veya serbest bir girişimde bulunmak için irade bağımsızlığına ve ne de az da olsa kendisine çalışmak, bir işinden kendisi yararlanmak, bir ücreti hakketmek, yargı makamlarında bir dava açmak veya tanıklıkta bulunmak ya da emir ve nehiy etmek için ameli bağımsızlığa sahiptir. Bu toplumlarda kadın babasının evinde olduğu müddetçe içerisinde babasına uyar, özellikle ona itaat eder. Babasının onun hakkındaki her türlü tasarrufu geçerlidir; kiminle evlendirirse, kime hediye ederse, hangi siyasette bulunursa itiraz edemez.
Kadının bu topluda hiç kimseyle miras alma ve diğer aile haklarını için şart olan resmi bir akrabalık bağı yoktur; ne erkeklerle ve ne de diğer kadınlarla böyle bir hakka sahiptir; sadece bazen babası, kardeşi ve oğluyla evlenmesini engelleyen tabii bir akrabalık bağı vardır.
Elbette eski İran’da mahrem konumundakilerle evlenilebilir, Çin ve Himalya’nın etrafında tabii akrabalık sadece kanınla olur ve nispetler onda merkezleşirdi, bu da bir kadının birkaç kocası olmasından kaynaklanıyordu. Onlardan bazıları bu adet hala bile sürdürmektedirler ve çocuğu babası ve babasının babasıyla tanıtmaları yerine annesi ve anne annesiyle tanıtmakta ve soy silsilesini annelerle saymaktalar.
Bu millet ve kavimlerde kadın bazen velisinin izniyle yaptığı bir iş veya evlilik mihriyesiyle elde ettiği para dışında servet sahibi olamazdı. Eğer velinin kendisi kullanmasaydı kadının geçimi velisinin kefilliği veya onun kayyımlık ve velayetiyle idare edilirdi. İşte bu nedenle babası veya kocası kadını istediği gibi cezalandırma (hatta uygun görürse öldürme) hakkına sahipti.
Kadının en kötü durumu, yabancı bir erkekle çirkin bir ilişkide bulunduğu veya ay başı adeti gördüğü -bu durumda ondan çirkin bir varlık gibi kaçınılırdı- ya da doğum yaptığı ve özellikle kız doğurduğu zamanlardı.
Kadın iyi bir iş yapsaydı onun yarar ve övgüsü erkeğin olur, iyi mükafatı erkeğe verilirdi; fakat kötü ve çirkin bir iş yaptığında o işten kendisi sorumlu tutulur ve o işin cezasını kendisi çekerdi.
Evet, bazen istisna olarak baba-evlatlık şefkati veya karı-kocalık sevgisiyle vasiyet vb. yollarla ona bir mal verilir veya hakkında bazı özellikler tanınırdı; fakat her durumda irade ve amelinde bağımsız değildi.
Bir benzetme yapacak olursak, bu millet ve kavimlerde kadın yaşamını idare etme gücüne sahip olmayan, velilerinin velayet ve kayyımlığı altında ve onlara uyarak yaşayan küçük bir çocuk gibiydi; çünkü küçük bir çocuk her ne kadar da bir insan olsa fakat yine de irade ve amel bağımsızlığına sahip olursa, düşünce zaafı ve irade güçsüzlüğü nedeniyle toplumun düzenini bozar, toplumun azalarını felç eder. İşte bu nedenle tedricen eğitilip toplumun bir üyesi olma liyakati bulmak için velilerine uyarak yaşamak, büyüklerinin emirlerine uygun olarak davranmak zorundadır.
Bu millet ve kavimlerde kadının konumunu kul ve köle halinde yaşayan, irade ve amel serbestliği nimetinden mahrum olan esirliğe de benzetebiliriz. Savaşta zafere ulaşan düşmana esir düşen bir köle her ne kadar bir insan olsa ve insanın vücudundaki bütün teçhizata sahip olsa da ancak düşmanın fatih ve galip bir toplum olduğu, irade ve amel özgürlüğünün bu toplumun saldırısına uğradığı, toplumun temelinin bu toplum tarafından yıkıldığını, eczasının dağıtıldığını ve insanlığın yok edildiğini göz önünde bulundurarak galip gelen toplumun hareketini normal olarak sürdürebilmesi için onun amel ve irade özgürlüğünü elinden alıp zillet ve köleliğe düşürmeli, sulta altında tutmalıdır.
Yine kadının şuuru zayıf, duygu ve şefkati kuvvetli olduğu için toplumun düşmanı sayılır; kadının irade ve amel bağımsızlığıyla topluma girmesi toplumu felç etmekten ve pişmanlıktan başka bir şey doğurmaz.
Eski medeni milletlerin ortak kanun ve kurallarında kadın bu konuma sahipti. Yahudilik ve Hıristiyanlık açısından ise ellerinde olan ilahi kitapları Tevrat ve İncil gereğince kadının toplumdaki yeri hemen hemen medeni milletler toplumunda olduğu gibidir. Fakat bu mukaddes kitaplardaki ortak nokta şudur: Kadının kesinlikle erkeğin seviyesine ulaşamaz, kadının toplumsal ve dini ağırlığı erkeğin toplumsal ve dini ağırlığından oldukça aşağıdır.
İlahi olmayan diğer dinlerde ise kadının dini emellerinin ya hiç ya da pek önemli bir değeri yoktur.